deyimyerinde asked: bırakmışsın buraları?
birakmadim tam aslinda ama tatil donemi girince (:
ama bu hafta tekrar basliyorum- dun sinemaya da gittim (:
deyimyerinde asked: bırakmışsın buraları?
birakmadim tam aslinda ama tatil donemi girince (:
ama bu hafta tekrar basliyorum- dun sinemaya da gittim (:
bir aydir yazmadigim icin,
yazmaya usendigim icin kisa bir ozet yapayim-
hatta o kadar zaman gecmis ki bunca zamandir hangi filmleri gordum unutmus bile olabilirim.
kirik midyeler-
gayet duzgun bir yerli film. filmin eksikleri var aslinda o kadar derinlestirebilecek karakter varken biraz havada kaliyor.
bir de hic alakasi olmasa bile azicik var guzel gunler gorecegiz ile bagdastirdim kafamda. ikisi de ayri ayri guzel ama sanki guzel gunler gorecegiz daha bir guzeldi.
peki simdi nereye? -
feminist hatunla gittik ve bayildik. yine biraz suruklenerek goturuldugum bir film. feminist hatunla film secmek zor oluyor, benim bazen izlemek istedigim bos hollywood yapimlarina gelmiyor. neyse iyiki buna goturmus beni,
oyunculuklar cok guzel, film cok sevimli.
sonradan babami gonderdik. o begenmedi. filmin temel hikayesini olusturan kucuk bir koydeki musluman-hristiyan sorunun aslinda o kadar ufacik bir koyde var olamayacagini film boyunca kadinlar bu soruna el koymak yerine 10 tane adama karsi sopalari alsalar zaten sorunu cozecekleri icin filmin ‘olma’ sebebinin yetersiz oldugunu dusundu.
neyse yine de degisik-guzel.
lo contrario al amor-
ispanya ve ispanyolcayla ilgili problemli bir insanim. sevemedim ve bu yuzden de cok zor izliyorum, dusunun annem hakkinda her seyi 10 gunce once izledim ilk defa. kutup cizgisi asiklarini pek bir begenmistim ama yine de ispanyolca filmlerin karsisina cok zor oturuyorum.
bu filmin fragmanini gorup ahanda cok komik olabilir diyip icimden asiri sicak bir ogleden sonra gittim.
klasik iliski hikayeleri vs vs.
filmin sonu bastan belli gibi. hikayenin genel gidisati fazla belli ve bazi yerler cok uzun. o yuzden beni biraz baydi. onca film arasinda pek bi gereksiz kaldi.
this must be the place-
gercekten cok ilginc. filmi festivalde bilet alip izleyemedim. vizyona girdi kostur kostur feminist hatunla gittik, ve film bitti cikti.
bazi bazi gulduk azicik. bazi yerlerde gozum doldu cok az. bir iki yerindeki ifade edilen seylere hayran oldum. ama genel olarak filmi begenmedim.
cooooook uzundu.
cooooook uzadi. sean penn‘in oyunculugu hic de o kadar sahane degildi. cunku o karakter niye oyle cozemedik. kotu bir ozzy taklidi gibiydi. bence.
korku odasi-
feminist hatunla yine kararsiz bir sekilde bu filme girdik.
ben aslinda albert nobbs‘u istiyordum. bunun saati daha uygun olunca girdik.
gerilim filan. universite yurdunda geciyor..
fena degildi de yani cok da anlamadim niye izledik.. ben bazi yerlerde baya korktum da oyle korkayim diye izlencek bir film de degil pek. ben surreel’e kacan gerilimlerden cok hoslanmam (final destination istisna!) ondan bu da biraz ‘meeeh’ geldi.
savages-
herkesin cokca konustugu daha dogrusu herkesin nefret ettigi oliver stone filmi. simdi o kadroya gitmemek olmaz. hem benicio del toro goreyim hem de sevgili sevgilimi de bi kere de onun sevecegi bir filme surukleyeyim diye gittik.
ben gayet begendim. aslinda baya uzundu. ve aslinda ne olacagi da cok belliydi. bence ters kose yapmalilardi. anlatsam simdi spoiler’a girer ama. blake lively‘nin karakteri ‘O’ yani ‘kotulerden’ oldugu anlasilmaliydi filmin sonunda, her sey tezgahlanmis olmaliydi…ama yok baya bas kahramanlarimiz kurtuldu filan. ayrica blake lively‘yi hic sevmiyorum. leighton meester dururken <3
yazilarima kirik midyelerle devam etmeden once bir gidilecekler listesi yapayim da.. kacak olmasin arada:
-dark shadows
-une vie meilleure
-des vents-contraires
-la fee
(-cafe de flore) / bir daha izlemek icin.
-lo contrario al amor
-l’art d’aimer
-spiderman
-peki simdi nereye?
-Barbara
-Albert Nobbs
-205: Olum odasi

festival’de baska bir filmi tercih etmemden dolayi (daha dogrusu bu filmin vizyona girecegini bildigimden) azrail’i beklerken‘i es gecmistim.
girdigi hafta ugur ailesi sinemayi kapattik. isin icinde marjane satrapi olunca.. beklentiler pek bir yuksekti ki.. filmden cikinca bir hayal kirikligi kapladi hepimizi ama ozellikle de beni.
filmin ana hikayesini yani ‘azrail’i bekleme’ durumunu o kadar begenmisken filmi gereginden fazla trajik buldum yani persepolis belki hikaye olarak cok daha trajik ve carpici ama uslup daha hafif. bu filmde ise zaten esas hikayeye bir kendini cekmesi uzun suruyor cektikten sonra da pek de tutamiyor. tabi ki kotu degildi ama … ‘ama’li bir film iste.
film bir muzisyenin olmeye karar vermesinin hikayesini anlatiyor gecirdigi hayati ve olumu beklerkenki yuzlestigi kisileri
masalsi filmleri seviyorsaniz sevebilirsiniz belki- bir gidip gorun bence.. ama izlemeseydim cok da bir sey kacirmis hissetmezdim acikcasi.

fragmanini ilk gordugumden beri les intouchables‘a gitmek istiyordum. vizyon tarihi sinavlarima yakindi. annemle babam galasina gidip bir de ballandira ballandira anlattilar. vizyondan kalkti ve ben uzuldum izleyemedik diye. erkek arkadasim da pek bir merak ediyor o da uzuluyordu ki bir gun babam mujdeyle eve geldi ‘senin film fitas’a gecmis!’
kosturarark gittik, ve attigimiz her kosar adima degdi. genel kaninin aksine ben fransiz filmlerini ozellikle de yeni donem olanlari pek bir seviyor ve bayik bulmuyorum.
bu film sadece francois cluzet(philippe) ve omar sy (driss) ikilisi icin izlenebilir.. inanilmaz bir performans cikariyolar. hikayaye pek takilmiyorsunuz gercek bir hikayeden alintiymis, olay degil o kadar sizi surukleyen omar sy’nin dustugu durum esasen. ki duruma dusmek de denmez onun yasadiklarina cunku o kadar dogal kidriss karakteri, farkli durumlar gormuyor zaten…
konuyu ozetle anlatacak olsak, felc gecirmis cok zengin bir adam paris’in varoslarindan bir zenciyi kendine bakici olarak ise aliyor.
aralarindaki is iliskisinden cok gercek bir arkadaslik soz konusu, belki de turkce’ye filmin anlamsizca ‘can dostum‘a cevrilmis olmasi bu yuzden.
film bitince minik bir supriz bekliyor bizi ve gulumsetiyor.
butun film gulumsetiyor her sahne.. bazen daha aci bir gulumseme ama kotu de bitmiyor film. simdiden soyleyeyim trajik bir sey beklemeyin. film gibi film iste. kim izlese begenecek bir sey bulur.
ve boyle yalin. ve bu yuzden guzel.
IZLEYIN VE IZLETIN

Gelelim en son gittigim filme.
babam ise baslamis oldugu icin bi’ sure is oturana kadar onunla sinemaya gitmek zor olacak. annemle cumartesi gun hadi kalk bari biz gidelim diye ayaklandik, aa altin ayiyi alan film girmis bakalim neymis dedi annem ben surat eksittim hic ‘o’ havada degildim.
sonra sevdicegimi de aldik cesare deve morire/Sezar olmeli‘nin yolunu tuttuk.
filmden once Cannes‘da kisa fim odulunu alan Rezan Yesilbas‘in Sessiz filmini gosterdiler. Evet guzel etkileyici ama benim cok hoslastigim bi’ uslup degil, ya da belki durumun vehametine o kadar kapilamadim, bu yuzden kisa bir film olmasina sevinmedim diyemem. Ama gercekten etkileyici ve hostu.
Gelelim Taviani kardesler‘in odul alan filmine.
once tek tek elimizde olanlari siralayalim:
-tiyatro
-hapisane
-bir piyeste yer alacak olan mahkumlar.
-gercek mahkumlar.
Film boyunca tamamen gercek mahkumlarin oynadigini dusundugunuzde inanilmaz etkileniyosunuz. Konu bir hapisanede her yil bir oyun sahneleniyor. Bu sefer de Shakespeare‘den Jul Sezar sahnelenecek. Oyunun hazirlik asamasindan sahnelenmesine kadarki sureyi izliyoruz. Cok etkileyici, tuylerim diken diken oldu gercekten bizim memlekette tiyatroyu yok etmeye calisiyorlar, Italya’daki uygulamaya bak, baya geliyorlar hapisaneye Jul Sezar oyunu icin basvurularinizi yapin..seklinde.
Sanirim oyunun tekstini bilerek gidenler daha bi’ keyif aliyor cunku tekst nerede bitiyor filmdeki diyaloglara nerede geciyoruz biraz …
hem sinema hem de tiyatroseverlerin kesinlikle gormesi gerekiyor bu filmi. mekan kullanimi, renk secimi vs.. her sey cok cok cok guzel.
evet sanirim ayzacagim diyip yazmadigim filmleri yazmak yerine, son izledigim filmi yazayim en mantiklisi o.
kisa bir ozet gecegim ama:
pazarlari hic sevmem‘i hic sevmedim-tanrim cok manasiz bir filmdi.
ekumenopolis hakkinda yorum yapmama gerek yok herhalde- kesinlikle gidip gorulmeli, tum Turkiye izlemeli.
can ise gayet yalin ve etkileyici guzel bir film olmus. vizyondan kalkti, ama kesinlikle dvd’ye basilir diye dusunmekteyim. bence izleyin.
aslinda listeler yaparak hep bir seyleri geciktiriyorum, ama bari unutmayayim-buraya yazayim, yazmaya vakit bulamadigim filmler:
-pazarlari hic sevmem
-ekumenopolis
-can
sanki bir tane daha vardi ama elbet aklima gelir :D
gelelim festival “bilanço”ma
öncelikle gidemediklerimden başlayayım:
-aşkın karanlık yüzü’nü açılış gecesinde 20 dakika izleyip çıktım, ertesi güne olan elimdeki bileti de anneme verdim. belki herhangi bir gün biraz daha hazırlıklı gitsem beğenebilirmişim de ‘light’ , eğlenceli bir açılıştan sonra böyle karamsar gergin bir giriş beklemiyordum belki de .
-mike, babamın doğum günü yemeğine denk geldi
-fahişelere güzelleme, canım o an gitmek istemedi
-crazy horse, yanlış salona gitmişim
-sıkıntılı hanımlar, malum fena yağmur yağdı.
baya ekmişim aslında.
izlediklerime gelecek olursak:
-Gizemli kadın: fransızca konuşan sevimli bir Ethan Hawke dışında beni hiç içine çekememiş, izledikten sonra “hof- gelmeseymişim de olurmuş” dedirten bir film.
-Priscilla çöller kraliçesi: festivali bu tür filmler için seviyorum eskilerden kalma çok güzel filmlere denk geliyorum. bu 1994 yapımı film festivalde en beğendiğim film olmakla beraber en sevdiğim filmler listesine de sağlam bir yerden girdi. Avustralya’da geçen bir yol hikayesi. Filmin çıkışında erkek ve travesti olasım geldi, gerçekten. O hep sevdiğim, aradığım buruk güzel hissi çok güzel verdi.
-Sevgililer: Christophe Honoré, başımın belası, her festivalde yakalar giderim adamın filmlerine. Bi’ geçen yıl yalan ettim gidemedim. Ben sevmiyorum bu adamı ya. Çok fransız filmler yapması aslen hoşuma gidiyor belki de o yüzden dönüp dolaşıp izliyorum adamın filmlerini ama her film aynı yüzler, her film birbirinin çok benzeri çarpık ilişkiler. Halbuki bu filmin en başında bu sefer ilginç bir şeyler göreceğiz diye sevindim. Bu filmde kadro daha da enfes ama yine çok uzun. Her filmi güzel başlayıp artık son 40 dakikasında “Hof- bu da mı ..yeter” dedirtiyor. Şarkılar güzeldi, Aşk Şarkıları’ndaki kadar güzel olmasa da.. filmin güzel öğelerindendi.
-George Harrison: Martin Scorsese’nin Shine a Light’ına bilet aldığımda güzel bir belgesel beklerken kendimi yüz saat süren bir Rolling Stones konseriyle karşı karşıya kalınca bu sefer de “aa ne güzel hem beatles hem harrison konserleri felan izleriz” diye bilet aldım. Şaka bir yana her yıl Filmekimi ve festivaldeki Beatles’la ilgili filmlere bilet alıyorum. 3 buçuk saat George Harrison belgeseli festivaldeki en iyi seçimlerimden biri oldu. Yine de 3 buçuk saatten daha kısa olsaydı bir şeyler değişir miydi bence değişmezdi, bu kadar uzun olmasına gerek yokmuş ama Martin hoca öyle uygun görmüş (:
-New York’ta 2 gün: July Delpy’yi oyuncu olarak da yönetmen olarak da pek severim. Gerçi Le Skylab filminden hiç hoşlaşmamıştım ama.. Paris’te 2 gün’ü çok beğenip bir kaç kere izlemiştim. Bu ikinci film devam olarak gayet eğlenceli olmuş, iki film arasındaki baba ve kız kardeş üzerinden giden espiriler baya güldürdü ama onlar dışında çok iyi değildi, yani Chris Rock varken, hem de bu filmde entel ve yakışıklı bir Chris Rock varken neden biraz onun üzerinden yazmamış şaşırdım. Yani Delpy-Rock ikilisi acayip komik olabilecekken, ilk filmden bu filme yayılan espiriler ve ekseninde “paris’li” tayfa üzerinden filmin yürümesi çok hoşuma gitmedi.
-Mutluluğa boya beni: konusu çok güzel çizimleri bana hiç hitap etmeyen bir animasyondu. ben çok çizgi film-animasyon izlemem ama izlediğim zaman çizgilere çok takılırım naif olmalarını daha çok tercih ediyorum. ayrıca dünyada gelmiş geçmiş en güzel 5 filmden biri Yellow Submarine
-Kabuktaki çatlaklar: black swan tadında bir alman filmi. alman filmlerini hep daha sert ve daha gerçekçi bulmuşumdur, bir de dilden dolayı mı bilmiyorum çok hoşuma gidiyor. bu film ise konservatuarda oyunculuk okuyan bir kızın etrafında gelişiyor. black swan’dan çok daha sertti bence karşılaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum ama, belki de tiyatroya da bir yakınlığımın olmasından ötürü bu film beni gerçekten çok etkiledi. festivalin ENlerinden.
-Aramızda bebek var: Rémi Bezançon’un Havada aşk var filmini çok beğenmiştim ondan bu filme bilet aldım. Yine anlatıcılı sevimli bir fransız filmi. Ama tavsiyem ilerde çoluk çocuk düşünüyorsanız bu filmle beraber We need to talk about kevin’i izlemeyin. Bu filmde hamile genç bir kıza odaklanıyoruz ve benim öyle hormonlarım olsa gerçekten psikiyatrik hastaneye yatardım.
-Şeytanın yüzü: Vincent Cassel bile bu film hakkındaki düşüncelerimi değiştiremedi. Bir kitap uyarlamasıymış. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama festivalde geçirdiğim en boş vakitti, niye çekmişler ben niye izledim hiç anlamadım.
-Sadakatsizler: Lellouche-Dujardin ikilisine bir de Guillaume Canet’yi görünce heh dedim aradığım fransız filmi, konusuna filan bakmadan koşarak gittim. Şimdi sosyolojik bir analiz mi dersiniz ne dersiniz bilmiyorum ama Recep İvedik’e bok atanların bu filmi alkışlamış olması çok garip. Film yer yer gayet komikti ama Jean Dujardin’in “Brice de Nice”ini hiçbir şeye değişmem. Filmdeki bütün espirileri bel altıydı bir çoğu da zorlamaydı. Bir tek Jean Dujardin’in gerçekte karısı olan Alexandra Lamy ile olan bölüm iyidi. Ayrıca Guillaume Canet nerdeyse hiç yok :(
İşte sonuç olarak benim için çok verimli bir festival olmadı-
Hatta şu an vizyonda olan filmlere gitseymişim daha bile iyi olurmuş aslında. Ama sorun sende değil bende, bir daha filmlerimi daha iyi seçeceğim.!

nisan pek bir sevdiğimiz bir ay, birçok açıdan, öncellikle deep purple’in en güzel şarkısı ‘april’,
sonra istanbul film festivali var. en önemlisi de o. her yıl festiva vizelerime denk geliyor daha önce bir sorun teşkil etmiyordu ama bu yıl artık etmesi gerektiğine karar verdim. sınav çalışmalarımı etkilemeyecek şekilde 15 filmlik bir seçki yaptım. birazcık daha fazla seçtim ama programa sığdıramadım.
-aşkın karanlık yüzü
-gizemli kadın
-priscilla, çöller kraliçesi
-mike
-sevgililer
-george harrison
-fahişelere güzelleme
-new york’ta 2 gün
-crazy horse
-mutluluğa boya beni
-kabuktaki çatlaklar
-aramızda bebek var
-sıkıntılı hanımlar
-şeytanın yüzü
-sadakatsizler.
çoğunluk yine fransız filmlerinde, çok da araştırmadım aslında isme-kitapçıktaki fotoğrafa-yönetmen ya da oyuncuya göre seçtim
ayrıca vizyon tarihinden bir gün önce yeraltı’nı dolduran biletleri tüketen seyirciyi de alkışlıyorum :D
Accent theme by Handsome Code